biziz özel gün diyerek günlere anlam yükleyen...


hiç bir gün özel değil aslında. onlara anlamlar yükleyen biziz; insanlar. ne var yani şu gün doğmuşsam, bu gün sevgilimle çıkmaya başladıysam, öbür gün evlendiysem. kutlamak zorunda mıyız, birbirimize hediye almak zorunda mıyız? aslında hayır
amaa.. özel dediğimizşu günler sadece bahane. diğer sıradan günlerimizden biraz farklı olsun, daha farklı bir şey içelim, bir farklılık olsun bugün dışarıda yemek yiyelim, hep beraber toplanıp eğlenelim, bir konsere gidelim vs. yoksa kimse hafızasını zorlayıp da hatırlamak zorunda değil. öyle orjinal bir şey de yapılmasına gerek yok. bahane olsun... bahanemiz olsun... yoksa manevi anlam yüklediğimizden değil.
doğum gününüz mü? arkadaşlarınızı toplayıp eğlenmeye bahaneniz olsun. sevgilinizin doğum günü mü? ona sürpriz yapmaya bahaneniz olsun. evlilik yıldönümünüz mü? eşinizle başbaşa bir yemeğe çıkmaya bahaneniz olsun.
aslında farkında değiliz ama bu özel günler hayatın vitamini. onlar da olmasa bu gündelik hayhuyun içinde birer robottan farkımız kalmayacak ve birbirimizi unutup gidicez. haksız mıyım?

bu nasıl bir sistem?


ya evet ben her sınavdan sonra sövüyorum sisteme, ama haklı olarak.
iğrenç bir math101 sınavından çıktım. çok fena başarısızlıklar görmemiş bir insan olarak çok kötü koydu bana bu sınav. sınavdan çıkan arkadaşlarımın çoğu da aynı durumda, istediği bölüme gelebilenler haricinde. çünkü onlar derslerine severek çalışıyor, isteyerek çalışıyor. ben buraya öss kurbanı olarak geldim demiyor mesela. ama ben öyle değilim. gerçi ben ne istediğimi de bilmiyordum o ayrı mesela de en azından matematikle fizikle sayısalla uğraşmak istemiyordum. ama ne oldu? aptal bir sistemi olan ülkemiz bizi bilgimizle sınayarak bilgimizin yettiği bölümlere yerleştirdi. yeteneğimize bakmadı. aa ama yetenek sınavları da yapılıyor bu ülke de derseniz kusura bakmayın size kaba etlerimle gülerim. o sınavlar sadece güzel sanatlat, konservatuar vs. gibi bölümler için yapılıyor. oysa hiç bir zaman çocuğun hangi mesleğe eğilimi olduğuna bakılmıyor. sadece össde kaç soru çözebilmiş, kaç doğru yapmış, kaç yanlış yapmış, kaç yanlışı kaç doğrusunu götürmüş. yaa öss denilen illetin (ki şimdi adı da değişmiş ama bilmiyorum) yanlış olup bu ülkenin gençlerini toptan göçerttiği esas gerçek. hangi birimiz severek okuyor üniversitede. çoğumuz lanet ediyoruz çünkü sadece bilgimizi sınadılar. yaa kimse bize sormadı sen tıp istiyo musun, sen makine mühendisliği istiyo musun, sen fen bilgisi öğretmenliği istiyo musun, sen işletme istiyo musun diye. yerleştirip durdular bizi kaç doğru yaptıysak zımbırtı bi sınavda. dersaneler de yanlış yönlendirik durdular. "sen çok net yapıyorsun çooocuğum sen tıp'a git" tabii gitsin de adınız duyulsun di mi, sonra başka çocukları da heder edin.
ayrıca da bu sınav hiç adil değil yani. bi doktor ne zaman türev kullanmış, ne zaman integral kullanmış meslek hayatı boyunca, yani biri benden fazla türev yaptı diye doktor olmayı o mu hakediyor. çoğu alanda olduğu gibi üniversite için öğrenci seçerken de yanlış değerlendirme yapıyorlar işte.
ya nefret ediyorum bu çarpık sistemden, nefret ediyorum beni olmak istemediğim yerde olmaya zorlayan bu aptal sistemde.
haksız mıyım?
sonra da neden ilk 100de üniversitemiz yok diye kara kara düşünsün başımızdakiler. hiç birimize istediğimiz mesleği yapmak adına adam gibi bir sınav sistemi yapmadınız ki.. alın uğraşın durun işte başımıza açtığınız başarısızlıklarla.

ilhan erşahin "istanbul session"

dün akbank caz festivali konserlerinden biri olan ilhan erşahin konserindeydim. eşeklik edip kendi üniversitemdekine gitmedim de taa beykente kadar gittim. ama değdi. konser gerçekten müthişti. bugün ilhan erşahin son konserini babylonda veriyor şu dakikalarda.
konseri şöyle özetlemek istiyorum; büyüleyici.
ilhan erşahin isveçte doğmuş ve müzik eğitimini de new york'da almış, o yüzden türkçesi biraz bozuk tabi ki. ama konuşması pek bi sevimli. akbank kendisinden konser öncesi biraz caz hakkında konuşmasını ve ufak bi söyleşi yapmasını istemiş. caz'ın ne olduğunu anlatmaya çalıştı fakat en sonun anlaşılan ve söylediği şey şu oldu " caz benim çin müzik.. müzik benim için işte bu." dedi. zaten saksafonu çalarken de müziğin onun için bu olduğunu ve çok değerli olduğunu anlıyorsunuz. kendini kaybediyor çalarken, gözlerini kapatıyor ve dünya'yı müzik aracılığıyla görmeye başlıyor ve öyle güzel melodiler çıkıyor ki. en beğendiğim parçası boğaziçi ve kediler'di. boğaziçi parçasını çaldıktan sonra, "bu çaldığımız parça boğaziçiydi, duydunuz mu gemilerin sesini.. ben duydum." dedi ve ancak söyledikten sonra anlayabildik ki aslında parçayı dinlerken meğer boğazı izliyormuşuz, geçen gemilerinin sesine dalıp gidiyormuşuz. ayrıca saksafonu çalarken de çok karizmatik oluyor, bunu söylemeden de geçemicem :) üstelik çok usta çalıyor ki zaten 25 yıldı saksafon çalıyor, sanki parmakları saksafon çalmak için yaratılmış...
...
bi de konser sonunda ilhan erşahin akbank'a teşekkkür etti ve ekledi ; " üniversitelerde caz konserlerin olması da güzel, böyle müzikler de lazım gençlere... festivallerde sadece hande yener ve kenan doğulu olacak değil ya" :)) ardından bi alkış koptu ve ekledi " e tabi onlar da güzel bi şey demiyorum ama caz başka " :))
...
ne bileyim işte çok etkilendim, ilk defa konserde dinledim ilhan erşahini ve keşke bu kadar geç kalmasaydım dedim :) ayrıca 2 gün önce "istanbul session" olarak bi albümleri çıkmış. açıkçası adını bilmiyorum ama bulmak ve almak lazım en kısa zamanda.
ve efenim dinlemek isterseniz şurdan, albümlerini almak isterseniz burdan... ayrıca kişisel sitesi de şudur... ben bu kadar anlattım ama bir de siz dinleyin :))

herşeyin bir nedeni var mıdır?


- ne saçmalıyosun sen burda ya böyle?
- hiiç.. kendimce bi şeyler saçmalıyorum işte.
- niye yazıyosun böyle aptal aptal şeyler. neden blog yazıyosun yani?
- e canım istiyor.
- ama bi nedeni olmalı.
- yok bi nedeni işte. sadece canım istiyor. ayrıca sevmiyorum ben öyle konuşmayı falan, zaten konuşarak kendimi ifade etmekte de eksiğim. yazarak kendimi dilediğimce ifade edebiliyorum. ama illa da kendimi ifade etmek zorunda değilim. canım istiyor giriyor yazıyorum.
- ama neden? neden yazarak kendini daha iyi ifade edebiliyosun ki?
- bilmem. onun da bi nedeni yok, yaradılışım gereği öyleyim.
- nasıl yani?
- herşeyde bi neden aramak nasıl peki?

öyle kendi kendime bi monolog oluşturuverdim işte. kızmasın kimse ama herşeyin bi nedeni yoktur bence. ama tabi ki bu hiç birşeyin bir nedeni yoktur demek de olmuyor. mesela bilim icin neden neden neden diye sorular sormak gerekli tabi. yoksa nasıl ilerliycekti. herşeyden bi neden bekler durur olduk o yüzden. ama ben insanların isteklerinin bir neden dolayı oluştuğunu düşünmüyorum.
mesela nette dolaşıyosunuz, facebook falan filan takılıyorsunuz bazı sitelerde; birden canınız ayva reçeli istedi. neden? canınız istedi. bi nedeni yok. sadece içinizden geliverdi bi istek işte. kalkıp bi ayvalı reçeli yiyin nolucak. ayva reçelini yemeden önce acaba niye istedim ben şimdi bu ayva reçelini diye düşünücek misiniz. saçma gelmiyor mu bu size.
tam anlamıyla örtüşmüyor belki benim söylediğimle ama schopenhauer'in şu sözünü çok severim: "der Mensch kann er will; er kann aber nicht wollen was er will." yani; "kişi istediğini yapabilir; ama ne isteyeceğini isteyemez." ne isteyeceğinizi siz belirleyemezsiniz ki. o sizin içinizden birden bire gelen bi şeydir. istersiniz ve yaparsınız. basit bi denklem işte. hiç bir bilinmeyeni de yok. bu istek nerden geldi diye didiklerseniz cevapsız kalırsınız.

peki sorun kendinize o zaman illa neden arıyorsanız... neden yaşıyorsunuz? neden bu kadar teknolojiyi, bilimi ileri götürme çabaları. ilk çağ insanları da öldü, biz de bi gün ölücez ve gideceğimiz yer aynı yer. bi nevi aynı şeyi sormuş faust'taki mephistopheles;
"Was soll uns denn das ewige Schaffen!
Geshaffenes zu nichts hinweg zur duffen... "

yani;
"Niye ki bu bitmek bilmez yaratılış,
Yok olacaksa bir gün her yaratılmış...
"

ama bildiğiniz gibi mephistopheles şeytandır, yani bunu söyleyen de şeytandır. dünya öyle bi yer ki sayısını bilmediğimiz kadar çok gen var, ve bundan fazlası da türedikçe türüyor. biz bu döngünün bir parçasıyız işte. sadece bu bile yaşamak için bir neden. ufak bir neden. hatta yok bile sayılabilir. ama herşey birbiri içine gire gire kocaman bir neden oluşturuyorsunuz; türünü devam ettirip yeni türler oluşturmak.
bjornstjerne bjornson, ilahi II sinde de şöyle demiş;

"selam sana, herşeyin başında esen
kısa ilkbaharı yaşamın!
gün gelir herşey yeniden dirilir
yitip giden sadece biçimdir.
kuşaklar kuşakları izler
hep yücelme peşinde;
tür türü yaratır
bitmek bilmez çağlar boyunca;
dünyalar geçer, dünyalar gelir..."

hepimiz garip yaratıklarız işte; insanız. yaşıyoruz çünkü yaşıyoruz. yaşadığımız süre boyunca da bir şeyler istiyoruz çünkü istiyoruz. daha başka bi nedeni olabilir mi ki?...
peki ben bu yazıyı neden yazdım. hiiç içimden geldi sadece. sadece yazmak istedim. neden istedim? sadece istedim... başka da bi nedeni yok.. yazmaya devam edicek miyim? evet edicem. neden? çünkü istiyorum..
belki de saçmalıyorumdur... kim bilir?! :P

"Hiçbir şey eyleme geçmiş cehaletten daha korkunç olamaz."


" "Sivas Katliamı" veya "Sivas Madımak Olayı", 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nin kuşatılıp yakılması ve dolayısıyla şehirde bulunan 33 yazar, ozan ve aydının ve iki otel görevlisinin yakılarak katledilmesi ve oteli ateşe verenlerden de ikisinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir...Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında etkinliklerin bir bölümünün de Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü... Bu kapsamda pek çok aydının yanı sıra Aziz Nesin bu etkinlik nedeniyle dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak bu kente gelmişti...2 Temmuz 1993 günü, organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak, bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi...Hızını alamayan ve sayısı yaklaşık 10.000'e ulaşan grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000'e yaklaştı... Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı bunun sonucunda taşlanarak camları kırılan Madımak oteli tutusturalan perdelerler ve alt kattaki bulunan esyalarla birlikte yakildi otele sığınmış olan aydınlardan, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen,Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin'in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu... Başından yaralanan Aziz Nesin'i linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü...Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ile 2 saldırgan yaşamını yitirdi. Gene olaylar sırasında Atatürk - Kongre ve Etnografya Müzesi önünde bulunan Atatürk büstü tahrip edildi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi...Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190'a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124'ü hakkında "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994'te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15'er yıl, 3 sanık hakkında 10'ar yıl, 54 sanık hakkında 3'er yıl, 6 sanık hakkında 2'şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi...Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını "taraflı, hukuka ve adalete aykırı" olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katlıamın "Cumhuriyete, Laikliğe ve Demokrasiye yönelik olduğunu" belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay'ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.28 Kasım 1997'de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası'nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998'de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usül noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usül eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000'de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.Sanıkların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapisanede ziyaret etti.Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33'e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır.Sivas Davası, İstiklal Mahkemeleri sonrasinda, tek bir davada bu kadar çok idam cezasinin verildiği ilk davadır. "

sezen aksu'yla düş bahçelerinde yürümeceee...

özlemiştik sezen'i ki hemen 'yürüyorum düş bahçelerinde' albümü gönüllerimize taht olmak için koşup geliverdi. ayrıca ilk haftadan çok satanlar listesinin tepesinde tahtına kuruldu. ben de gidip aldım albümü ve hemen silip süpürdüm şarkıları, çok güzel. zaten hepsi dilimize pelesenk olmuş fakat daha önce sezenden dinlemediğimiz şarkılar. yani başkalarına verdiği şarkıları 1996da yayınladığı 'düş bahçeleri' albümünde yaptığı gibi kendisi yorumlamış. toplam 29 şarkı var bunlardan 3ü - itirafçı olmak, pardon, tören- daha önce hiç bir yerde yayınlanmamış taptaze şarkılar. 2cd'sinde bunlar yer alıyor. fakat albümde bu 2 cd'den ayrı olarak bir de dvd var ki bunda da cevdet erek'in videolarını izliyorsunuz.
bazı şarkılarında düetler de yapmış; mesela "bile bile"de ferda anıl yarkın'la, "gelsin hayat bildiği gibi"de ceza'yla.
bir de sürprizi var sezen aksu'nun son şarkısında (itirafçı olmak). şarkı bitti, albüm de bitti zannediyorsunuz fakat bakıyorsunuz ki daha devam ediyor ve daha uzun bi süre de var bitmesine.(bilgisayarda dinliyor olmanın avantajı. yoksa "bitti ya güzel olmuş" deyip kapatacaktım.) ilerletiyorsunuz bi bakıyorsunuz ki başka bir şarkı (muhabbet kuşları) ve ardından da kardeşine yazdığı şiir geliyor. meğer bu şarkıyı ilk bitirdiğinde dinleyen kardeşi Nihat olmuş ve o sıralar bir yakınını kaybettiği için kendini tutamayıp şarkıya ilk ağlayan da kardeşi olmuş. bunun üzerine de "tam 13 yıl oldu bu şarkıyı yazalı..." diye başlayan şiirini yazmış sezen aksu. böyle kardeşlikler hiç bitmesin...
benim görüşüm ise albüm tabi ki harika olmuş. albümü dinlerken şunu farkettim sezen'in kendine has yorumu, şarkıyı ilk yorumlayanı hiç aratmıyor. bazı şarkılarda öyle afalladım ki "ya bu şarkıyı hatırlıyorum ama kim söylemişti yaa" deyip bi türlü çıkartamayıp google ettim nerdeyse çoğunu. farkettiyim diğer bi noktaysa sezen şarkılarına ferhat göçer'in yorumunun çok yakıştığı, bi tek onlarda afallamadım işte ve ferhat göçer de en az sezen aksu kadar hakkını vermiş şarkıların.
daha nice yıllar sezen dinlemek ümidiyle... ((:

yarasalar yönlerini nasıl bulurlar ki ?


küçükken yarasalarlar ilgili aldığım ilk bilgi görmedikleri ve uçan memeli hayvan oldukları. tabi çok ilginç gelmişti. madem görmüyorlar, nasıl uçabiliyorlar, nasıl bir yerlere toslamıyorlar. "ee onlar sesleriyle buluyorlar yavrucum yönlerini" deyince de yine anlamamıştım ya neyse diye geçirmiştim. sonra ses dalgaları falan onları öğrenince biraz anlar gibi oldum ki sonra richard dawkins imdadıma yetişti. (o yüzden 'kör saatçi'den spoiler içerebilir, söylemesi benden)

yarasaların bir sürü çeşidi var ki 4500 memeli türünden 1000i yarasa türüdür. görmez diye bildiğimiz yarasaların 'eski dünya meyve yarasaları'nın görme duyuları iyidir ve çoğu yön bulmak için gözlerini kullanır. fakat 'rousettus' gibi meyve yarasaları görme duyuları iyi olmalarına karşın tamamiyle karanlık ortamlarda yollarını bulurlar ki bu da onların doğal sonar sistemleri sayesindedir.
peki görmeden nasl yollarını buluyorlar? evet gerçekten sesleri sayesinde. saniyede belli sayıya ulaşan bilen ses atımları yaparlar ve bu ses atımları hedeflerine çarpıp döndüğünde hedefin uzaklığı ve şekilleri kafalarında oluşur. çıkardıkları sesler bizim duyamayacağımız kadar tiz yani sesüstü. seslerinin bu kadar yüksek frekansta olmasının sebebi doğru sonar alabilmelerini sağlıyor. çünkü düşük frekanslı seslerin dalga boyu uzundur ve yakın cisimler arasındaki farkı çözümleyemez. bu da demek oluyor ki ses ne kadar tizse hedef o kadar uzakta demektir.
bir de 'myotis'ler var ki bunlar ufak kahverengi yarasalardır. bunlar normalde saniyede 10 atım (buna 10 kere de diyebiliriz. bi nevi sayısını ifade ediyor.) yaparken hedef çok yakınsa eğer saniyede 200 atıma kadar çıkabiliyor sesleri. ama akla da şöyle bir soru gelmiyor değil; saniyede 200 atım yapabilen bi canlı neden bunu sürekli yapmıyor ki garantilesin hedefi bulmayı? çünkü uzak hedeflerde karşıdan dönen dalga ve giden dalga çarpışıp görüntüde karışıklığa sebep olabilir, ayrıca enerji tasarrufu da sağlar.
ayrıca sağlıklı bir sonar almak için atımları çok şiddetli olmalıdır çünkü yayınlanan ses dalgası, cephesi sürekli genişleyen bir küre şeklinde ilerler. sesin yeğinliği bu düzeye dağılır, dağıldıkça da ses uzaklığın karesi oranında azalır, yani seyrilir. bu seyrilen ses bir nesneye çarpıp bir daha döndüğünde tekrar karesiyle doğru orantılı olarak azalır ve sonuç olarak 'uzaklı üstü 4' oranında ses seyrilmiş olur. buna bağlı olarak yarasaların çıkardıkları sesler çok yüksek ve kulakları bu denli azalan sesi algılayabilmek için çok hassas olmalı.
fakat bu kadar hassas kulaklara sahip olan canlılar bu kadar yüksek ses çıkartırlarken kendi kulaklarına zarar vermezler mi? hayır çünkü bunu engelleyecek bir sistemleri de vardır. bazı yarasalarda orta kulakta bulunan çekiç, örs ve üzengi kemiklerinden kenarda olan çekiç ve üzengi kemiklerine bağlı kuvvetli kaslar vardır. bu kaslar büzüldüğünde sesi iyi iletmezler. atımı gönderirken de bu kasları büzerler ve hemen geri gevşetirler ki dönen sesi hemen duyabilsinler. mesela 'tadarida'lar bu kasları saniyede 50 kere büzebilirler.
insanın aklına başka sorularda gelmiyor değil. mesela başka yarasaların çığlıklarıyla karışmıyor mu sesleri? hayır ama bu tam anlamıyla açıklanabilmiş değil. mühendisler yarasalardan ilham alarak radar hazırlarlar ve onlara göre bunu çözümü frekans şifresi olabilir. bu mantıklı, yani hepsinin kendine özgü bir sesi olabilir. ya da yabancı süzgeci denilen bir sistemleri de olabilir.

aslında çok karışık sistemleri var ve dünya üzerindeki en iyi sonar sistemine sahip canlılar. yapay radarlar, sonarlar hep yarasalardan esinlenerek yapılmıştır ama yarasalar kadar mükemmel değillerdir çünkü gördüğünüz gibi hala yarasaların sistemlerinin açıklanamayan yönleri vardır. ilginç tabi...

leb-i deryaaa...

herkesin hoşuna gider deniz manzarası, boğaz manzarası. istanbul'da da özellikle boğaz manzaralı mekanlar çok hoşa gidiyor, en azından benim hoşuma gidiyor (:
leb-i derya da o yönden sevdiğim mekanlardan biri. öyle tatlı bi yer ki doyamıyorsunuz oturmaya, manzaraya, ortama. servisi de güzel hoş, garsonları iyi. hele iç dizaynı harika, öyle güzel ayarlamışlar ki sanki güneş enerjisiyle çalışmaya odaklanmış gibi denize doğru bakan cam kenarına monteli çok şirin masalar var, o masaların üzerindeki şirin aydınlatmalara bitiyorsunuz zaten. genelde kalabalık bir mekan, yani boş yer, boş masa bulunması zor. rezarvasyon yaptırmak gerekiyor genelde önceden. ama şanslı gününüzdeyseniz boş bir masa bulabiliyorsunuz.
bir öğrenci için pek ucuz olduğunu söyleyemeyeceğim. ama en azından gidilip bi kere tadılması gerekilen bi yer. ama fiyatlara öylece bakakaldığımı söylemeden de geçemeyeceğim ((:
diğer bir eksisi ise o kadar tatlı bir yer olmasına rağmen biraz formal (biz arkadaşlar arasında böyle tabir ediyoruz :P ) bir yer olması ve otururken birden siz de aynı havaya giriyorsunuz, birden ciddileşiyorsunuz. ama sonra ortama adapte olunca herşey tatlıya bağlanıyor ((:
deniz ile dudak dudağa güzel bir akşam için harika bir mekan, tavsiye ederim. istikal caddesinde, kumbaracı yokuşundan aşağıya inip ilerde sağda yukarılarda..

SansüreSansür!


sürekli bir şeyler sansürleniyor. youtube'la başlayan bu sansür girişimi bloggera kadar taştı. e peki neden bir Allah'ın kulu dur demiyordu buna? ama artık dur diyenler var. işte SansüreSansür. bir çok posterler hazırlamışlar ve hepsi de birbirinden orjinal ve iğneleyici. gel gör ki sansürleyen yine sansürlüyor ve bu sansüre destek olanlar da çıkıyor. peki farkında değil miyiz bu sansürlerle aslında hayatımızın da sansürlendiğini. zannediliyor ki kafanızı kuma gömdüğünüzde olan herşey bitecek, kimse sizi görmeyecek ve siz de bir şey görmeyeceksiniz. ama şunu unutuyorsunuz ki biz insanız, devekuşu değil. siz sitenin birini hoşa gitmeyen, etik olmayan yayınlar yapıyor diye sansürlüyorsunuz ama o buna devam ediyor dünyanın bir çok yerinde takip ediliyor. sansürle önüne geçtiğini sandığınız şeyler olmaya devam ediyor. bu sansürün aslında hayatımızın heryerini etkilediğini yüzümüze vuran baran gündüz alp'in yapmış olduğu tutulma videosu ise facebookta kimileri tarafından dikkate alınmadığı gibi üstelik eklendikçe kaldırılıyor. yazık, kör olmak için bu kadar uğraşılması.
daha önceden beri aklımdan olan bu konuyu alişko'da da görünce ben de yazmak istedim.
gözlerini bu sansürle yummuş insanların gözlerni açmak için daha ne yapılması gerekiyor merak ediyorum.
lütfen hayatımızın heryerine nüfuz eden sansürü sansürleyelim.
(videoya burdan olaşabilirsiniz. görseli sansüresansür sitesinin kendisinden aldım.)

ne yaptıııın shekeer??!!

ne mi yaptım? çok şey yapmadım ya aslında...
üniversiteye adaptasyon sürecini başarıyla tamamladım. ah bi de hazırlığı başarıyla tamamlsaydım ya. yok ama onu bereceremedim. proficiency denen illet sınavdan kaldım. haftaya yaz okulumuz başlıyor, ağustosun 18inde tekrar sınav var geçicem Allah kısmet ederse.
kilo verdim ve 34 bedene düştüm. saçlarımı victoria beckham modeli kestirip bi de renk kattırdım. şeker olma sürecimi tamamladım. şimdi tam anlamıyla şekerim ((:
kişisel yazılarımın hepsini sildim. silmeye kıyamadıklarımı taslak olarak kaydettim. en çok silmeye üzüleceğim bloggünü yazılarım olacaktı, onları da taslak olarak bıraktım. yeniden başlarken yeni bi konsept ( :P ) belirledim kafamda, buna uyan yazılarımı da bıraktım yayına yayına dursunlar. anladığınız üzere de artık kişisel yazmıyorum.
yani artık tamamen geri döndüm, blogumu yazısız bırakmamak üzere...
e hayırlı olsun demek düşer bana kendi kendime ((: